var olan ne varsa yok edilmeyi hak ediyor.

çünkü varlar. gerçekliğe hizmet ön koşuluyla var edildiler.

 

neyin yok olduğu önemli değil, nasıl yok edildiği önemli.

o da sadece stratejik bağlamda.

 

alçak bir balkondan aşağıya bakarken kendini boşluğa bırakmaktan,

karanlık, dar bir yolda araba sürerken bir anda direksiyonu uçuruma kırmaktan seni alıkoyan ne?

 

tüm bunları yapabilmenin su içmek kadar kolay ve olağan olduğunu irkilerek fark ettiğinde, tüm bunların gerçekten de yapıldığı paralel gerçekliği

yaşanmış olarak kabul ediyorsun.

 

fakat bu gerçeklik hakim gerçeklikle çatışabilecek yapıya sahip değil.

 

yaşamaya devam edebilmen için biyolojik olarak oluşturulan bir güvenli bölge sadece.

 

yapmakla yapmamak aynı şeydir. yapılmış olanla yapılmamış olanın arasındaki fark da sadece var olmakla belirlenir.

 

var olanın, var olmamanın özlemiyle var olmaktan başka hiçbir seçeneği yok.

 

beraber olduğun kişi ona “yalnızlık giderici” muamelesi yaptığını bilmiyor mu sanıyorsun?

onun da en az senin kadar korktuğunu bildiğin için mi bunu saklama ihtiyacı bile duymuyorsun?

 

tek bir kişi, ‘konuşulmayan bilinenler’i gerçekliğin dolaşımına sokabilecek cesarete sahip tek bir kişi, her şeyin sonunu getirebilecek güce sahiptir.

 

sanat için yaratılmış fakat üretmeyen bir insanın deneyimlediği acı gerçekliğin distorsiyonuna yetebilir. onun için acı bir hal değil, varlıktır.

evlat acısı yaşayan bir insan için de bu böyle olabilir, belki.

 

belki. çünkü yaşadığı acı ne kadar büyük olursa olsun güdü ile karşılık veriyor olması muhtemeldir.

 

oysa hiper-duyarlı bir insan için acı güdüsel deneyimlenmez, bedenseldir. her duygunun fiziksel bir bedene sahip olduğunu görebilecek kadar hassastır.

 

bu hal sürekliliktir, bir bedene sahiptir, hatırlandıkça tekrarlanan bir döngü değil.

 

eyleme geçmek ilk aşamada salaklıktır.

 

bir olguyu her açıdan görebilen bir insan imgesel dünyada yarattıklarını eyleme geçirmez. yapmakla yapmamanın aynı şey olduğunu görebiliyor demektir.

 

sadece eyleme geçerek öngöremediği şeylerin başına gelebileceğini bilse dahi harekete geçmez.

 

harekete geçmesine sebep olacak bilinmeyenlerin azlığı bir kenara, öngörülemeyen olanın bu koşullarda gerçekliğin hakimiyetine hizmet etmekten başka bir şansı olmadığını bildiği için harekete geçmez.

 

şu anda yaşadığın daha önce, tamamen aynı şekilde, yaşandığı için ilk kez yaşanıyormuş gibi hissedebiliyorsun.

 

var olanın görünür olabilmesi için ‘var olmuş’a bir dayanak olarak ihtiyacı vardır. sadece benzeterek algılayabilene kendisini başka türlü tanıtamaz.

 

eylem, yaşanmamışı her açıdan simüle edebilen için, hakim gerçekliğin kırılmasıyla mümkün hale gelebilir ancak.

 

artık yapılan, bedel/sonuç döngüsüne hizmet etmekten çıkabilmiştir. yapılan ile hakim gerçekliğin bağı kopmuştur, bedelsizlik kaosun himayesinden çalınır.

 

yeni bir mekana girdiğinde “yeni”ye alışması gereken tek varlık sen değilsin, eşyaların da sana alışması gerekiyor. gardırop koca omuzlarıyla senin bütün varlığından nefret ediyor.

 

bu var olanın tabiatıyla ilgilidir, hakim gerçekliğin konumlandırmaları ile açıklanamaz. bu savaş, sen bu bedene doğmadan önce de vardı yine de mesuliyetten azad değilsin. çünkü varsın.

 

bulunması, peşine düşülmesi gereken bir giz yok.

 

yıkılması gereken, kabullenilmiş ve teslim olunmuş bir gerçeklik algısı var.

 

her şeyin sona ermesi için bir kişi yeter.

 

gerçekliğin hakimiyeti ön koşula bağlıdır.

 

hislerini dahi koşullanmayla hissediyorsun, var olmuşa dayandırarak.

 

ve tek bir kişinin koşullanması da gerçekliği ayakta tutmaya yeter.

 

doğa karşısından kendini çaresiz hissetmek, koca ağaçların seni mütevazileştirmesi, gökyüzüne baktığında kendini olduğundan daha da küçük ve yalnız görmek… bunlar koşullandığın hislerdir.

 

var olmuştan azad edilmiş koşulsuzlukta ise apaçık görünen:

 

o ağaç yerinde sen olabilirdin ve bunu fark etmek şaşırtıcı bile değil.

 

o ağaç sen olsaydın bir ağaç olduğunun bilincinde olurdun.

 

o ağaç sensin ve bu ilginç bile değil, olanı fark etmek bile değil; olmak.

Share on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInPrint this pageEmail this to someoneShare on Tumblr