Değişimin Eşsiz Örneği

 

Türk şiirinin 2000’lerde bir dönüşümün eşiğinde olduğu açık. Bu değişime zamanında ayak direyenler dahi artık bu değişimden kendilerine bir pay çıkarmaya çalışıyor. Kuşkusuz bu sürecin iyi analiz edilmesi, tartışılması hem Türk şiirinin bir momentini açığa çıkaracak hem de gelecek kuşaklar için haritada yeni bir eşiğin biçimini ortaya koyacak. Bu süreci çözümlemeye çalıştığım bir çalışmamda son dönem şairlerin kurgusal personalardan uzaklaşıp şiiri kendileri üzerinden kurmaya başladıklarını iddia etmiştim. Mehmet Molla bunun başarılı bir örneğini sergiliyor.

1986 doğumlu genç şair Mehmet Davut Özdal ilk kitabı Mehmet Molla’da “ben”in üzerinden giden bir şiir kurmaya çalışıyor. Şiirler ne üzerine olursa olsun sayfanın ortasından kocaman bir “ben”, muzır bir gülüşle veya çekingen bir bakışla bize doğru bakıyor. Bu “ben” ise kendisini elbette biçem olarak gösteriyor. Örneğin, Özdal’ın –bildiğim kadarıyla– yayımlanan ilk şiiri olan “Tırın İçinde Ölenler”, şiirin konusu “ben” dışında bir şey olduğunda dahi nasıl bir biçemle kendisini sayfanın merkezine getirebildiğini görmek için güzel bir örnek.

Özdal’ın şiiri kuşaktaşları arasından kolayca seçilebilirliğiyle ayrışıyor. Bu, bir şair için önemli bir özellik olsa da elbette yeterli değil. Şimdilik, bu kısmı bir yana bırakıp Özdal’ı ayrıksılaştıranın ne olduğuna eğilelim: Öncelikle Özdal’ın şiiri yazmaktan çok söylediğini belirtebiliriz. Bir tür söyleyiş kolaylığının görüldüğü şiirler, okurun kendisini şairle özdeşleştirmesini kolaylaştırmaktan ziyade okurla arasında bir boşluk yaratıyor. Bu boşluk ise modern şiirin okurla arasındaki mesafeden çok farklı değil. Özdal’ın yarattığı boşluk daha ziyade totolojik bir dille söylemeye müsaade eden, “ben bendir” diye özetleyebileceğimiz bir dilin ürünü. Yani modern şiirin çok sevdiği ötekiyle değil, öncelikle kendiyle uğraşıyor. Bu bakımdan ego bir çekirdek olup çevresinde dönen, onun hızına kapılan şeyler şiirin konusu olmaya başlıyor.

Yukarıda Özdal’ın şiiri için “ben”in üzerinden giden bir şiir kurmaya çalışıyor dedik; ne var ki bu şiirin gizdökümcü bir yanı olduğunu söyleyemeyiz. Özdal okurlarla sırlarını veyahut korkularını paylaşmıyor; şiirinde gizli kapaklı bir itiraf ya da bastırılmışın geri dönüşü olarak okunabilecek bir derin yapı-yüzey yapı ikiliği yok. Bu bakımdan –kitabın kapak yazısında başarıyla tespit edildiği üzere– Özdal’dan derin hakikatler, öznellik hallerine dair arka arkaya tespitler beklemeye gerek yok.

Özdal’ın “ben”e bu kadar yaslanması ister istemez kimi yerlerde oldukça zayıf bölümlerin baş göstermesine neden olmuş. Sonuçta temel malzemesi, şiirde sık tüketilenler rafındaki yerini kaybetmemiş ve şairlerin el yordamıyla en kolay ulaşabileceği yerde. İlk kitabında buradan bir “yenilik” çıkarma maharetini gösterebilmesi, bu türden zayıflıkları zamanla kapatabileceği düşüncesini doğuruyor. Toparlayarak söylersek temel sıkıntı, ego’nun bu kadar merkezî rol oynadığı bir şiirin yeni şiirsel araçlar keşfetmediği sürece kısa mesafede kapanma riski taşıması.

Mehmet Molla’nın önemli bir özelliği de oldukça enerjik bir dille kurulmuş olması. Okurun boşluklarda durup düşünmesindense bir sonraki dizeye geçmesi için tasarlanmış şiirlerle dolu kitap. Bir tür hızlı yürüyüş ritmindeki kitap, sanki geçerken gördüklerini iletiyor; ancak bunu yaparken de –doğrudan bu amaçla yola çıkmasa da– zaman zaman oldukça çarpıcı tespitler yapıyor. Ne var ki bu tespitlerin Özdal’ın şiirinin ruhu olduğu söylemek pek de olası değil. Yine de Özdal’ın şiirinin okunabilirliğine bu tespitlerin ciddi bir katkıda bulunduğunu da söylemek gerek.

Mehmet Molla Türk şiirindeki söz konusu değişimin eşsiz örneklerinden biri. Şiirlerde her genç şairin ilk kitabında rastlanabilecek zayıf kalan yerler olması, bizi bu kendine has şiiri okumaktan uzaklaştırmamalı.

Milliyet Sanat, Aralık 2011, 633. sayı.

Share on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInPrint this pageEmail this to someoneShare on Tumblr